ana sayfa
proje hakkında
taranan gazeteler
nefret söylemi
forum
linkler
iletişim
english
         
nefret söylemi türleri
ötekileştirme, ötekileştirme tacizi meşruaştırma aşagılama abartma/yükleme/çarpitma- simgelestirme (dogal kimlik ögesini asagilama unsuru olarak kullanma) ötekileştirme,(Simgeleştirme) tehdit unusuru olara gösterme hedef göserme Abartma / Yükleme / Çarpıtma Hakaret Aşağılama çarpıtma; hakaret anti-Semitizm önyargıları pekiştirme hede gösterme çarpitma
gönüllü olmak istiyorum
haber bildirmek istiyorum
Haftalik e-bültene üye olmak için
  makaleler  
 
AYRIMCI DİL VE NEFRET SÖYLEMİNİN FORMÜLE EDİLDİĞİ BİR ORTAM: POPÜLER SİNEMADA TÜR FİLMLERİ
Sosyal Bilimler Kongresi 06.12.2013
Zeynep Özarslan

Beykent Üniversitesi İletişim Fakültesi Görsel İletişim Bölümü'nden Yrd. Doç. Dr. Zeynep Özarslan'ın 4-6 Aralık tarihinde yapılmış olan Sosyal Bilimler Kongresi'nde sunduğu tebliğ.

İnsanlar ve toplumlar arasındaki çatışmaların nedenlerinden biri olan ayrımcılık ve ayrımcılığın yarattığı nefret söylemi, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi uluslararası örgütlerin ve Türkiye’de Hrant Dink Vakfı, Sosyal Değişim Derneği, Kaos GL gibi çeşitli sivil toplum kuruluşlarının son yıllarda üzerinde durduğu olgulardan biridir. Özellikle farklı medya ortamlarında dolaşıma giren, önyargı ve negatif stereotiplerden kaynaklanan nefret temelli söylemsel pratikler, nefretin sıradanlaşmasına, normalleşmesine ve sonucunda da meşrulaşmasına yol açmakta ve bu durum, genellikle nefret söyleminin sonucu olarak ortaya çıkan nefret suçlarının da işlenmesine neden olmaktadır. Bu nedenlerle de bu örgütler, ırk, etnik köken, din, cinsiyet ve cinsel yönelim temelli ayrımcı dile karşı izleme yapmakta, ayrımcı dil ve nefret söylemine dikkat çekerek farkındalık yaratılması konusunda çaba sarf etmekte ve toplumlardaki farklı kimliklere saygının güçlendirilmesine katkı yapmayı amaçlamaktadırlar.

Medya ortamlarındaki ayrımcı dil ve nefret söylemi alanında yapılan akademik çalışmaların, genellikle eleştirel söylem çözümlemesi yöntemi ile yazılı basını analiz ettiği gözlemlenmektedir. Ancak ayrımcı dil ve nefret söylemi sadece haber ve köşe yazıları ile sınırlı kalmamakta, farklı medya ortamlarında, farklı araçlarla, görsel olarak da üretilmektedir. Bu nedenle bu alanda yapılan çalışmaların genişletilmesi gerektiği inancından hareketle, bu çalışma sinemada ayrımcı dilin ve nefret söyleminin nasıl üretildiğini incelemeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda, öncelikle ırkçılık, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm, kadın düşmanlığı, homofobi gibi nefret söyleminin temel kavramlarını içeren belirli filmler seçilmiştir. Daha sistematik bir çözümleme yapabilmek amacıyla filmlerin, popüler sinemadaki belirli türleri temsil etmesi tercih edilmiştir. Klasik bir dramatik yapısı olan, uylaşım haline gelmiş görsel kodları, ikonografisiyle, gerçekdışı ve derinliksiz karakterleriyle filmin kurmaca dünyası, aslında toplumsal düzeni ve statükoyu meşrulaştırmaktadır. Bu “toplumsal yarar” uğruna yaratılan negatif stereotipler ve uylaşımlar, estetik ve politik açıdan tür filmlerinin tutucu ve genellikle de ayrımcı bir dili formüle etmesine neden olmakta ve bu dil, o tür içindeki her filmde yeniden üretilmektedir. Bu olumsuz örneklere karşın, gerek tür filmlerinde gerekse de sinema tarihindeki belirli bazı filmlerde kişilerarası ve toplumlar arası çatışmaları azaltan ve farklı kimliklere karşı saygıyı ve hoşgörüyü olumlayıcı bir dile sahip filmler de vardır. Sonuç olarak, bu çalışmada ayrımcı dil ve nefret söyleminin tür filmlerinden seçilen örnekler özelinde, anlatısal ve görsel uylaşımları üzerinden, sinemada nasıl yeniden üretildiği ve dolaşıma girdiği analiz edilmekte ve bu konuda farkındalık yaratılmasına katkıda bulunulması amaçlanmakta, olumlu örnekler üzerinden de bu dile karşı mücadele yöntemleri sunulmaktadır.

AYRIMCI DİL VE NEFRET SÖYLEMİNİN FORMÜLE EDİLDİĞİ BİR ORTAM: POPÜLER SİNEMADA TÜR FİLMLERİ

Giriş

Sinema, hem bir sanat hem de savaş ve barış dönemlerinde iktidardaki güçler tarafından kitleleri yönlendirmek için propaganda yapmak amacıyla kullanılan bir kitle iletişim aracıdır. Buna göre filmler; çağın ruhuna uygun olarak, toplumsal kaygı ve sorunlara ilişkin izleyicilerin düşünce, tutum ve davranışlarını yönlendirme potansiyeline sahiptir. Ayrıca her film bir anlatıdır ve her anlatının bir söylemi vardır ve filmler iktidarın çıkarlarına göre belirli durumlarda ayrımcı dilin ve nefret söyleminin üretildiği ortamlar da olabilmektedir.

Medya ortamlarındaki ayrımcı dil ve nefret söylemiyle ilgili bilimsel çalışmalarda genellikle içerik analizi ve eleştirel söylem çözümlemesi yöntemleriyle yazılı basın analiz edilmektedir. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi sinema da nefret söyleminin üretildiği bir ortam olabilmektedir ve zaman zaman “toplumsal yarar” uğruna yaratılan negatif stereotipleriyle ve uylaşımlarıyla estetik ve politik açıdan tutucu ve de ayrımcı bir dili formüle etme potansiyeline sahip tür filmlerinde, bu dil, türdeki her filmle yeniden üretilmektedir. Bu nedenle bu çalışmada, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm, kadın düşmanlığı, homofobi gibi nefret söyleminin ve ayrımcılığın temel kavramlarının popüler kültürün önemli bir parçası olan tür filmlerindeki temalar, karakterler ve film dilinde temsil edilme biçimleri ve bu temsiliyetin sistematik olarak nasıl yeniden üretildiği ve yaygınlaştırıldığı incelenecek ve bu dille mücadele yöntemleri için öneriler sunulacaktır.

Temel Kavramlar

“Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi ayrımcılığın ‘bütün hak ve özgürlüklerin herkes tarafından eşit biçimde tanınmasını ve kullanılmasını engelleme veya tanınmasını ve kullanılmasını hükümsüz kılma amacını taşıyan veya bu etkiye sahip, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer görüşler, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer statülere dayalı olarak gerçekleştirilen ayırma, dışlama, kısıtlama ve tercih’ olarak anlaşılması gerektiğini belirtmiştir. AİHM de ayrımcılığın bir tanımını vermemekle birlikte içtihatları ile, ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 14. maddesi bakımından bir muameledeki farklılık, objektif ve makul bir haklılığa sahip değilse, yani meşru bir amaç izlemiyorsa veya kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmuyorsa, ayrımcılık oluşturur” yorumunu yapmaktadır (Karan, 2012, s.86-87).

Nefret söylemi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Tavsiyesi tarafından şöyle tanımlamaktadır: Irksal nefret, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm, ya da hoşgörüsüzlüğe dayanan diğer nefret türlerini kapsayan tüm ifade biçimlerini yayan, teşvik eden, haklılaştıran ifadelerdir. Saldırgan milliyetçi, etnosentrik, ayrımcı ifadeler ve de azınlıklara, göçmenlere veya göçmen kökenli kişilere karşı düşmanca ifadeler de nefret söylemi kapsamındadır. Nefret söylemi bir kişiye ya da bir gruba yönelik olabilir. Irkçı ve dini temelli nefreti ve de homofobik nefreti içeren ifadeler de yine nefret söylemi kapsamında değerlendirilmektedir (Weber, 2009, s.3-4). “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de kararlarında yukarıda belirtilen tavsiye kararına gönderme yapmış ve bu doğrultuda nefret söylemini, demokratik bir toplumda hoşgörüsüzlüğe tahrik eden, hoşgörüsüzlüğü yayan, savunan veya mazur gösteren her türlü ifade olarak tanımlamıştır” (Karan, 2012, s.84). Bu bağlamda ayrımcılık ve nefret söylemi beraber değerlendirilmesi gereken birbirinden ayrılmaz iki olgudur.

Nefret söylemi üretenler ve ayrımcılık yapanlar, nefret suçu işlemektedir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), nefret suçunu şöyle tanımlamaktadır: “Mağdurun, mülkün ya da işlenen bir suçun hedefinin, gerçek veya hissedilen ırk, ulusal ya da etnik köken, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, zihinsel ya da fiziksel engellilik, cinsel yönelim veya diğer benzer faktörlere dayalı olarak benzer özellikler taşıyan bir grupla gerçek ya da öyle algılanan bağı, bağlılığı, aidiyeti, desteği ya da üyeliği nedeniyle seçildiği, kişilere veya mala karşı suçları da kapsayacak şekilde işlenen her türlü suçtur” (Binark, 2010, s.13).

Yukarıdaki tanımlarda ortaya konan temel kavramlar, gündelik hayatta olduğu gibi bir kitle iletişim aracı olan sinemada da karşımıza çıkmaktadır ve özellikle sinema endüstrisi için en ekonomik ve pratik üretim anlamına gelen tür filmlerinde dramatik yapı ve görsel kodlar üzerinden yeniden üretilmektedir. Filmin kurmaca dünyasının sunduğu “gerçekmişgibilik”, sıradan insanın reel hayatındaki çatışmalara çözüm bulmasında yararlandığı kaynaklardan biri olabilmektedir.

Kuramsal çerçeve ve yöntem

Edebiyattan sinemaya aktarılan ve kökeni Aristo’nun Poetika adlı eserine kadar uzanan (Altman, 2003, s.322) tür kavramı, sinemanın icadına kadar genellikle edebiyatın inceleme alanı olsa da, 20. yüzyılın başlarında bir endüstri haline gelen sinemada filmlerin sınıflandırılması için film yapım şirketleri, film eleştirmenleri ve gazeteciler tarafından kullanılan bir sınıflandırma yöntemi haline gelir. 1940’ların sonlarında tartışılmaya başlayan “auteur” film kuramı ile birlikte film türleri, film kuramcılarının dikkatini çeker ve ayrı bir inceleme alanı olur. Özellikle 1960’larda sinemada yoğun olarak tartışılan türler, birçok farklı yaklaşımla analiz edilir.

Benzer şekilde kökeni insanlık tarihi kadar eski olan nefret söyleminin, Weber’in (2009, s.3-4) ifadeleriyle “evrensel olarak kabul edilmiş bir tanımı” olmasa da 1997’deki Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Tavsiyesi’ndeki tanımı, en çok kullanılan tanımdır. Nefret söylemi, 2000’li yıllarda genel olarak sosyal bilimler ve özel olarak da hukuk, psikoloji ve iletişim alanlarında çokça tartışılan bir kavram olarak karşımıza çıkar.

Bu çalışmada Ryan ve Kellner’ın (1997, s.129) “türler bir tür doğruluk hissi yaratıp harekete geçirerek, uygun duygu, düşünce ve davranış biçimlerini tayin eden ve ortak bir toplumsal gerçeklik inşa etmekte kullanılan bakış açılarını, kodları ve işaretleri belirleyen doğrucu sınırlar oluşturarak dünyayı yerli yerinde tutarlar” görüşünden yola çıkarak tür filmleri ve nefret söylemi ilişkisini analiz etmek hedeflenmiştir ve bu bağlamda bu çalışmanın çözüm aradığı temel sorular şöyledir:

Tür filmlerinin ideolojik bir işlevi var mıdır?

Ayrımcı dil ve nefret söylemi tür filmlerinde nasıl temsil edilmektedir ve bu filmler belirli karakteristik özellikleri paylaşmakta mıdır?

Tür filmlerinin ayrımcılığın ve nefret söyleminin yaygınlaşmasındaki rolü ve önemi nedir?

Daha açık ve yaygın olarak ayrımcılığı ve nefret söylemini üreten belirli film türleri var mıdır, varsa hangi türlerdir?

Ayrımcı dil ve nefret söylemine karşı izleyicide farkındalık yaratmak için yapılması gerekenler nelerdir?

Bu soruları yanıtlamak amacıyla öncelikle tür filmlerine farklı yaklaşımlar değerlendirilecek ve buna göre belirli film türleri ve o türü temsil eden belirli filmler analiz edilerek sinemadaki ayrımcı dil ve nefret söylemine yönelik farkındalık yaratılmasına çalışılacaktır. Çalışmanın sınırlılıkları nedeniyle tür film kuramındaki tartışmalara değinilmemiş (bkz. Özarslan, 2013) ve burada tür filmleri, film endüstrisi ve film eleştirmenleri tarafından tanımlanan, belirli karakteristik özellikleri paylaşan net kimlikleri ve yapıları olan ‘aileler/bütünler’ olarak ele alınmıştır.

Tür Filmlerinin İdeolojik İşlevleri

Film kuramcılarının tür filmi üzerine incelemeleri, özgürlük hareketleri ile toplumsal dönüşümlerin yaşandığı ve buna bağlı olarak sosyal bilimler alanında da farklı yaklaşımların ortaya çıktığı 1960’larda yoğunluk kazanır. Bu dönemde sosyal bilimlerde hakim olan göstergebilimsel, yapısalcı, feminist ve ideolojik bakışlardan etkilenen sinemada da benzer yaklaşımlarla film analizleri ve eleştirileri yapıldığı görülmektedir. Abisel’e göre (1995, s.35) tür filmlerine temelde üç farklı bakış hakimdir: Levi-Strauss’un mitlerle ilgili çalışmalarının bir uzantısı olarak tür filmleri ve ritüel ilişkisini inceleyen mitsel yaklaşım, iletişim alanındaki seyirci çalışmalarından etkilenerek “özdeşleşme ve temsiliyet sorunlarına” odaklanan ideolojik yaklaşım ve feminist hareketlerden etkilenen feminist yaklaşım. 1980’li yıllardan itibaren ise sinemadaki tür kuramının kendini sorguladığı görülmekte ve tür filmlerindeki bu yaklaşımlar eleştirilmektedir.

Tür filmlerine ideolojik yaklaşan film kuramcıları, genellikle tür filmlerini Hollywood sinemasının önemli bir parçası olarak değerlendirir ve türlerin ideolojik işlevleri olduğunu savunur. Örneğin Frankfurt Okulu geleneğini takip eden Cahiers du Cinema, Screen ve Jump Cut gibi ciddi sinema dergilerinde yazan film eleştirmenlerine göre Hollywood sineması kendi politik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda izleyicileri yönlendirmek amacıyla tür filmlerini sıklıkla kullanmaktadır (Altman, 2003b, s.27). Tür filmlerine ideolojik yaklaşanlar, film eleştirmenlerinin tür filmlerini analiz ederken filmi, içinde doğduğu toplumdan bağımsızmış gibi değerlendirmelerine de karşı çıkarlar. Tür filmlerini toplum ve kültür ile ilişkili olarak inceleyen Wright’a göre (2003, s.42) tür filmleri ideolojik işlevlere sahiptir:

“toplumsal ve politik çatışmalar nedeniyle ortaya çıkan kokuları geçici olarak rahatlatır. (…) eyleme yönlendirmek yerine tatmin sağlar, isyan yerine acıma ve korku duyguları üretir. Statükonun devam etmesini sağlayarak egemen sınıfın çıkarlarına hizmet ederler, organize olmadıkları için eyleme geçmeye korkan baskı altındaki gruplara verilen rüşvet gibidirler, böylelikle bu gruplar tür filmlerinin ekonomik ve toplumsal çatışmalara bulduğu absürd çözümleri hevesle kabul ederler.”

Filmin kurmaca dünyasında ortaya konan bu çatışmalar, aslında reel hayatta karşımıza çıkan toplumsal ve politik sorunlar değildir, ya da başka bir ifadeyle Wright’a göre tür filmleri zaten bu sorunlarla doğrudan uğraşmaz. Filmin öyküsünde olayların meydana geldiği ve karakterlerin içinde yaşadığı toplum da gerçek hayattaki toplum değildir, sadece oyunculara fon oluşturan kurmaca bir yapıdır. Kısacası, tür filmleri “şimdiki zamanda geçmeyen” “oldukça basitleştirilmiş toplumsal yapılar” sunarlar (Wright, 2003, s.43).

Benzer şekilde Hollywood film endüstrisinde, endüstrinin çıkarlarına göre hareket eden film yönetmeni, Bourget’ye (2003) göre, tür filmlerinde toplumsal sistemin işleyişine dair ayrıntılı analizler yapamazlar ve “toplumsal sistemdeki bir çöküşten bahsettiklerinde ise mutlaka düzen ve mutluluğun yeniden inşa edildiğini gösteren umut verici bir şekilde” bitirirler filmleri. Diğer bir deyişle tür filmleri, toplumsal sistemin var olan sistemler içinde en iyisi olduğu düşüncesini meşrulaştırmayı amaçlar.

Sonuç olarak, tür filmleri içinde doğdukları tarihsel dönemden, toplumdan ve kültürden bağımsız ele alınamaz ve Hollywood sinema endüstri içerisinde üretilen tür filmleri, bir yandan bu endüstrinin öte yandan da egemen güçlerin çıkarlarına göre yapılanmıştır ve izleyicinin bu çıkarlarla paralel düşünüş, tutum ve davranış biçimleri geliştirmesini hedefler.

Ayrımcı Dil ve Nefret Söyleminin Tür Filmlerinde Temsil Biçimleri

Bir ülkenin kültür politikasının parçası olan anaakım sinema, egemen kültürel temsilleri kullanır ve “bir kültüre egemen olan temsiller aslında can alıcı politik önem taşırlar. Kültürel temsiller yalnızca psikolojik duruşları şekillendirmekle kalmaz, toplumsal gerçekliğin nasıl inşa edileceğine ilişkin olarak da, yani toplumsal yaşamın ve toplumsal kurumların şekillendirilmesinde hangi figür ve sınırların baskın çıkacağı konusunda da çok önemli bir rol oynar” (Ryan ve Kellner, 1997, s.37). Bu bağlamda bir ikna sanatı olan anaakım sinema endüstrisi içinde üretilen tür filmleri, kitleleri egemen çıkarlara göre yönlendiren bir propaganda aracına dönüşür. Chatman (2008, s.23) bir filmde olaylar, karakterler, zaman ve mekandan oluşan öyküyü ve bu öykünün nasıl anlatıldığını yani söylemi sinemasal anlatı olarak tanımlar. Buna göre filmde anlamı oluşturan karakterler ve olay örgüsü yanında kamera açıları, çerçeve düzenlemesi, ışık, odak kullanımı vb. gibi film dilinin görsel öğeleri de önemlidir. Tüm bu öğeler her ne kadar yönetmenin seçimi olsa da, yönetmeni sinema endüstrisinden, içinde yaşadığı dönemden, kültürden ve toplumdan bağımsız ele almak mümkün değildir, bu nedenle de filmdeki görsel kodların yananlamları, filmin altmetnini okumaya ve dolayısıyla ideolojik bağlantıları analiz etmeye imkan verir.

Wood’un (2003) tür filmlerine yaklaşımında izlediği yolu tür filmlerindeki ayrımcı dil ve nefret söylemi analizi için kullanmak mümkündür. Ona göre Amerikan sinemasında sık sık tekrarlanan bazı kavramlar vardır. Bunlardan biri, yasal evlilik ile kutsanan ailedir. Hollywood filmleri aile kurumunu “ideal erkek” ve “ideal kadın” figürleri üzerine kurar ancak bu iki ideal figürün gölgesi gibi olan “güvenilir ama sıkıcı yerleşik (settled) baba/koca” ve “tehlikeli fakat büyüleyici erotik kadın” da filmlerde sıklıkla tekrarlanan karakterlerdendir. Buna göre tür filmleri bir yandan erkek-egemen yapıyı ve heteroseksüel ilişkiyi olumlarken, öte yandan homoseksüelliği dışlayan, ötekileştiren bir imada bulunur. Ayrıca anlamı sabitlenmiş “ideal kadın” dışında kalan kadınlık hallerinin de “tehlikeli” olduğu iması ile kadına yönelik negatif stereotiplerin yerleşmesine katkıda bulunur. Filmdeki mekan tercihleri ve bu mekanların sunumu da belirli bir grubun ötekileştirilmesine hizmet edebilir. Örneğin Wood, genellikle western filmlerinde doğanın “el değmemiş”, “vahşi” olarak sunulduğunu belirtir. Ancak burada önemli olan bu vahşiliğin yerlilerle ilişkilendirilmesidir. Yani, doğanın vahşiliği Kızılderililere aktarılmakta ve vahşilik bir Kızılderili karakteristiği olarak sabitlenmektedir, böylelikle film boyunca yerlilere karşı üretilen bu ayrımcı bakış, filmin sonunda yerlilerin ehlileştirilmesini ya da yok edilmesini haklılaştırma işlevi görür. Benzer şekilde Fiske (1990) de yerlilerin “ilkel vahşilik/ gaddarlık” gibi kötü özelliklerle temsil edildiğini, buna karşın beyazların uygarlık/ insancıllık” gibi iyi özelliklerle temsil edildiğini western film türünün önemli temsilcilerinden biri olarak kabul edilen The Searchers (John Ford, 1956) filmi üzerinden analiz eder. Yine Abisel (1995, s.107) de Western filmlerinde yerlilerin ve Meksikalıların kötü karakterler olarak temsil edildiğini belirtir. “Zor kullanma, tecavüz, yakma, yıkma ve öldürme, hayvanları zehirleme, kafa derisi yüzme, at ya da sürü çalma gibi çeşitli örneklerde ortaya çıkan kötülük, western türünün mitik yapısının en önemli ögesidir” der. “... [Y]erliler tümüyle bu yabanıl ortamın, ortadan kaldırılması ya da ehlileştirilmesi gereken öğelerinden biri haline geldiler. Otuzlardaki faşizan eğilimlerin, aynı dönemin westernlerinde kendini bu biçimde gösterdiğini söylemenin” mümkün olduğunu savunan Abisel, “Hollywood uzun bir süre, yok edilen bir ırkın hesabını vermenin yolunu, onları doğal tehlikelerden biri olarak göstermekte bulmuştur” diyerek Western filmlerindeki yerlilere karşı kullanılan ayrımcı dili ve nefret söylemini de işaret eder. Bunlara ek olarak, Wood’a göre Hollywood filmlerinde, var olan sistemle bütün sorunların çözülebileceği ve herkesin mutlu olduğu ve olabileceği tek yer Amerika’dır; bu bakış da Amerikan toplumu dışında kalanları ötekileştirmektedir. Sonuç olarak, “tür filmlerinin gelişimini bu kavramlardaki ideolojik çelişkilere” dayandıran Wood, türlerin “aynı ideolojik gerilimleri ele almak konusundaki farklı stratejileri temsil” ettiğini savunur (2003, s.63).

Aynı amaca hizmet eden ama farklı temsil stratejileri kullanan tür filmlerinde, ayrımcı dil ve nefret söylemi için belirli türlerin öne çıktığı görülmektedir. Yukarıda incelenen western filmleri dışında, 1940’larda Fransız eleştirmenlerin film noir olarak adlandırdıkları “kara film”lerin de kadını ötekileştirmeye yönelik bir işlevi olduğunu ileri sürmek mümkündür. Dedektiflik ve suç filmleri ile benzerlikler taşımasına rağmen, kendine has ikonografisi ile bu türlerden ayrılan kara filmlerdeki en belirgin karakter “femme fatale” olarak adlandırılan kadın karakterlerdir. Güzelliği ve çekiciliği ile filmdeki bütün erkeklerin mahvına yol açan bu “kötü” ve “tehlikeli” kadın, filmin sonunda onun gazabından kurtulmayı başaran tek erkek, dedektif, tarafından cezalandırılır ve genellikle filmin sonunda ölür. İkinci Dünya Savaşı sırasında, A.B.D.’de erkeklerin çoğu cephede savaşta olduğu için, kadınlar fabrikalarda çalışarak savaşa destek olmuş, ancak kadınların sosyal rollerindeki bu değişim onların özgürleşmesine olanak vermiştir. Savaş bittikten sonra ise, savaştan dönen erkeklerin tekrar istihdam edilmesi ve bu nedenle de kadınların tekrar eve kapatılması ve geleneksel ev içi rollerini oynamalarını sağlamak için kitle iletişim araçlarından destek alınmıştır. Bu dönemde yapılan reklam afiş ve filmlerinde kadınların evde, geleneksel anne ya da eş rollerinde olduğu görülmektedir. Sinema ise bu ihtiyacı kara film türü ile karşılamıştır. American Cinema adlı TV dizisinin 7. Bölümünde (Lithgow, 1995) Çifte Tazminat (Double Indemnity, Billy Wilder, 1944), Malta Şahini (Maltese Falcon, John Huston, 1941), Detour (Edgar G. Ulmer, 1945) gibi türün klasik örnekleri üzerinden, kara filmlerin ideolojik işlevleri analiz edilmektedir. Buna göre, cazibesi ile erkekleri öldüren femme fatale; kadının sokakta, erkeklerin arasında değil, evde olması gerektiği imalarında bulunur ve bir anlamda güçlü, özgür kadını ötekileştirerek erkek-egemen toplumu haklılaştırma işlevi taşır.

Kadın düşmanlığı konusunda benzer bir yaklaşıma sahip olan bir başka tür ise, daha sinemanın ilk yıllarından bu yana sayısız filmin yapıldığı melodramdır. Sadece sinemaya özgü bir tür olmayan melodram türü, her ne kadar tıpkı diğer türler gibi, birçok türün karışımından oluşsa da kadına yönelik belirleyici tutumundan dolayı ayrıca bir sınıflandırma biçimi olarak incelenmeyi hak etmektedir. Ülkemizde de Yeşilçam sinemasının sürekli başvurduğu melodram türü, sinema ve kültür ilişkisi açısından bakıldığında, Türkiye’de kadına yönelik şiddetin ve nefret suçlarının kökenlerinin anlaşılmasına yardımcı olacak bir takım veriler içermektedir. Günümüzde Yeşilçam filmlerinin ulusal kanallarda hala sık sık gösterilmesi bu filmlerin arşivlerde kalmadığını ve toplumsal hafızamızda yer ettiğini de göstermektedir. 1998 yılında yaz aylarında ulusal kanallarda yayınlanan yaklaşık 100 melodram filmini inceleyen Abisel (2005) bu filmlerde toplamda iki yüz altmış üç kadına yönelik şiddet eylemi tespit etmiş ve bu filmlerin hem olay örgüsü hem de karakter temsilleriyle kadının bu şiddet eylemini “hak ettiği” yönünde telkinlerde de bulunduğunu ileri sürmektedir. Kadın karakterin “kadınlık rolünü öğrenmesine hizmet” ettiği mesajını veren ve zaman zaman cinsel taciz ya da tecavüzle sonuçlanan bu şiddet eylemleri, kadına yönelik şiddeti, kadın düşmanlığını normalleştirmekte ve sıradanlaştırmaktadır. Reel hayattaki eşitsiz cinsiyetçi iktidar ilişkileri filmin kurmaca dünyasında yeniden üretilmekte ve hatta bu şiddet eylemleri “yaşamın gerçeği” gibi sunularak doğallaştırılmaktadır. “Önceki yıllarda sinema salonlarında ve videolarda, bugün ise televizyonlarda bu filmleri izleyen kadın seyirciler, karakterler, neden-sonuç ilişkileri, gerçekmişgibilik ve doğallaştırma stratejileri aracılığıyla, var olan erkek iktidarını onaylamaya ve yarattığı eşitsizliklere rıza göstermeye davet edilmektedir” (Abisel, 2005, s.333).

Ayrımcı dil, nefret söylemi ve ötekilik kavramıyla ilişkilendirilen bir diğer tür ise korku filmleridir. “Ötekilik kavramı, kültürün ya da ben’in dışında kalanla ilişkili olmanın ötesinde, aslında hiçbir zaman yok edilemeyecek olan ben’deki baskılanmış olandır. Dolayısıyla reddedilmek ve nefret edilmek üzere dışarı yansıtılır. Wood’a göre, ‘baskılanmış/Öteki’ korku filmlerinde canavar olarak ortaya çıkmaktadır. Reddedilen, ürkülen, tiksinilen ‘öteki’, bu filmlerde dişi cinselliği, proletarya, öteki kültürler, etnik gruplar, alternatif ideolojiler, eşcinsellik ve biseksüellik, çocuklar şeklinde ortaya çıkarlar” (Wood’dan aktaran Abisel, 1995, s.124). Korku sinemasının önemli temsilcilerinden olan Alfred Hitchcock’un Sapık (Psycho, 1960) filmi, tehlikenin “içimizden biri” olabileceğini ima ederken Kuşlar (The Birds, 1963) filmi ile de en masum gibi görünenlerin bile, burada kuşlar, “canavar” olabileceği imalarında bulunur. Soğuk Savaş psikolojisinin etkisiyle bu filmleri alımlayan izleyici de gündelik hayatta yaşadığı çatışmalar için bu bilgileri yerli yerinde kullanacaktır böylelikle. 1980’lerle birlikte bir yandan sinema endüstrisindeki teknolojik olanakların gelişimi ile diğer yandan da izleyicinin korku türü konusundaki okuryazarlığının gelişmiş olması ile korku sineması değişime uğrar ve artık sorun kimin canavar olduğu değil, kimlerin hangi sıra ile yok edileceği olur. Yine Soğuk Savaş dönemi gibi 11 Eylül sonrası çağdaş Hollwood sinemasındaki The Invasion (Oliver Hirschbiegel ve James McTeigue, 2007), The Happening (M. Night Shyamalan, 2008) ve Right At Your Door (Chris Gorak, 2006) gibi felaket filmlerinde de Topçu’ya (2010, s.170) göre “içimizdeki tehdit” paranoyası halen devam etmektedir. Kısacası, sinema tarihinin başından bu yana hem Amerikan hem de Avrupa sinemasının sürekli kullandığı korku türü yıllar geçtikçe dönüşüme uğrasa da özündeki “ötekilik” kavramına dayanır ve ulusların politik çıkarlarına göre farklı stratejilerle aynı amaca hizmet etmeye devam eder.

Genellikle korku sinemasının bir alt türü olarak ele alınan ve film noir gibi Soğuk Savaş döneminde sıklıkla tekrarlanan bir tür de bilim-kurgudur. Wright’a (2003, s.49) göre soğuk savaş dönemindeki korkuları ve arzuları yansıtan bilim-kurgu filmleri aynı zamanda McCarty’nin ve Nixon’ın anti-komünist politikalarının bir uzantısıdır. Buna göre bu filmlerdeki yabancı kişi ya da gruplar yani “öteki” her zaman bilimin de yardımıyla yok edilmelidir ve verilen mesaj bilimin var olan sınıf yapısını desteklemesi gerektiğidir. Yabancı düşmanlığı, filmin üretildiği tarihsel döneme göre bilim-kurgu, korku ve felaket filmleri gibi farklı türlerde ortaya çıkmasına ve içinden doğduğu ülkenin gerektirdiği dış politikaya göre şekillenmesine rağmen sinema tarihi boyunca sıklıkla tekrarlanan kavramlardan biri olarak karşımıza çıkar. Örneğin Nasyonel Sosyalizm döneminde Almanya’da üretilen filmlerde belirli ülkeler ve toplumlar “tehlikeli” ve “öteki” olarak sunulur; “Germanin’de (1943) Afrika, hastalıkların ve ölümün üreme yeri olarak gösterilir, La Habanera’da (1937) Porto Rico sinsi bir hastalığın merkezidir. (...) Flüchtlinge (Kaçaklar, 1933), Friesennot (İnek Tehlikesi, 1935) ya da Heimkehr’de (Eve Dönüş, 1937) ülke dışında yaşayan Alman azınlıklara baskı yapan zalim komünistler; Yaşlı ve Genç Kral’da (Der alte und der junge Köni, 1935) züppeliğin, aylaklığın ve zevke düşkünlüğün simgesi Fransızlar; Ohm Krüger’de (1941) paragöz ve savaş tüccarı İngiliz emperyalistler. (...) Yahudi Soykırımı’nı meşrulaştırmanın sinematografik provaları olan Veit Harlan’ın uzun metrajlı filmi Yahudi Süss (Jud Süss, 1940)” (Rentschler, 2003, s.432). Sinema tarihi açısından bu filmleri belirli bir tür içinde sınıflandırmak mümkün olmasa da, o dönemde sıklıkla tekrarlanmaları nedeniyle “furya” olarak adlandırmak mümkündür ve furya filmleri de tıpkı tür filmleri gibi ortak bazı özellikleri paylaşmaktadır.

Türler zaman içinde dönüşüme uğrasa da tür filmlerindeki karakterler ve sunum tarzları çok fazla dönüşmemektedir. Örneğin Tasker (2010) 1990 sonrası Hollywood aksiyon filmlerinin klasik sinemada sunulan ırksal hiyerarşiden çok da sapmadığını ortaya koyar. Mesela sarışın beyaz bir kadının, siyah, Asyalı ve beyaz rakiplerini sırasıyla mağlup ettiği Kill Bill Vol I (2003) ve Vol 2 (Quentin Tarantino, 2004) filmlerinde ırksal hiyerarşinin stereotipleri devam etmektedir. Yine 1990 sonrası aksiyon filmlerinde savaşan kadın karakter ile kara filmlerin femme fatale karakterleri arasında da benzerlikler vardır. Her ikisi de “açıkça ataerkil ve kadın düşmanı kodlar aracılığıyla” kadın eyleyen figürü olarak karşımıza çıkar (Tasker, 2010, s.187). Kısacası, bilim-kurgu, korku ya da aksiyon türü veya belirli furyalar olarak ortaya çıksa bile, filmin kurmaca dünyası içerisinde yaratılan stereotip karakterleriyle, mekan seçimiyle ve görsel kodlarıyla yabancı düşmanlığına hizmet eden filmler de ülkeye ve içinde yaşanılan döneme göre nefret söyleminin yeniden üretildiği ortamlar olabilmektedir.

Sonuç ve Öneriler

Sinemayı bir anlatı ve söylem alanı olarak ele alan ve ayrımcı dil ve nefret söyleminin tür sinemasıyla ilişkisinin incelendiği bu çalışmada, tür filmlerinde sinema tarihi boyunca farklı ülke sinemalarında olumsuz örnekler sunulduğu görülmüştür. Bu bağlamda tür filmlerinin ülkedeki egemen güçlerin ve sinema endüstrisinin çıkarlarına yönelik olarak belirli bazı ideolojik işlevlerinin olduğu ileri sürülmüştür. Bu bağlamda tür filmleri içinde yaşanılan dönemdeki kültüre ve o ülkenin iç ve dış politikalarına denk düşecek biçimde karakter temsilleri ve stereotipleriyle, olay örgüsüyle, mekan seçimiyle, görsel kodlarıyla, kısacası ikonografisiyle reel hayattaki ayrımcı dil ve nefret söyleminin filmin kurmaca dünyasına aktarılmasına ve böylelikle yeniden üretilmesine olanak vermektedir. Teknolojik olanaklar sayesinde her an her yerde ulaşılabilir hale gelen filmleri alımlayan izleyici, bu ayrımcı dille geçmişe göre daha fazla karşılaşma potansiyeline sahiptir ve böylelikle sadece film üretiminde değil, ‘tüketimi’nde de ayrımcı dilin yeniden üretildiği gözlenmektedir. Başka bir ifadeyle sinema endüstrisi tarafından karlı olan ve klasik haline gelen bir filmin ait olduğu türde benzer filmler yapılması, ayrımcı dile sahip bu filmlerin bulaşıcı bir virüs gibi endüstri içinde yayılmasına ve oradan da seyirciye aktarılmasına neden olmakta ve her filmle bu dil/söylem gündemde tutulmaktadır. Yukarıda incelendiği gibi sinema tarihi boyunca yaşanan politik, kültürel ve sosyolojik gelişmelere paralel olarak farklı türler ortaya çıkmaktadır, ancak farklı temsil stratejileri kullanan bu türler aynı ideolojik işlevlere hizmet etmektedir.

Bu bağlamda tür filmlerindeki ayrımcı dil ve nefret söylemi ile mücadele etmek için ne yapılması gerekir? Öncelikle tür filmlerinde belirli bir grubu hedef alan negatif stereotipleştirmeler yerine daha insani karakter temsillerinin tercih edilmesi gerektiğine inanılmaktadır. Ayrıca daha insani bir dil için türün sınırlarını aşan yeni, olumlu yaklaşımların geliştirilmesi gerektiğine inanılmaktadır. Örneğin homoseksüel bir aşk ilişkisini işleyen Brokeback Mountain (Ang Lee, 2005) adlı western filmi. Buna ek olarak medya okuryazarlığı eğitimleri ile, film yapan amatör ya da profesyonellerin ve bu filmleri izleyen seyircilerin bu konudaki farkındalığının arttırılması yönünde çaba harcanmasının daha iyi bir dünyada yaşamak ve daha insani bir gelecek için bir zorunluluk olduğu düşünülmektedir.

KAYNAKÇA

Abisel, N. (1995). Popüler Sinema ve Türler. Birinci Baskı. İstanbul: Alan Yayıncılık.

Abisel, N. (2005) Türk Sineması Üzerine Yazılar, Ankara: Phoneix Yayınevi

Altman, R. (2003a). Sinema ve Tür. Geoffrey Nowell-Smith (Ed.) Dünya Sinema Tarihi içinde. Çev: Ahmet Fethi. İstanbul:Kabalcı Yay. (s.322-333).

Altman, R. (2003b). A Semantic/Syntactic Approach to Film Genre. Barry Keith Grant (Ed.). The Genre Reader III içinde. Austin: University of Texas Press. (s.27-42), s.27.

Binark, M. (2010), “Nefret Söyleminin Yeni Medya Ortamında Dolaşıma Girmesi ve Türetilmesi”, Yeni Medyada Nefret Söylemi içinde, der. T. Çomu, s.11-53. İstanbul: Kalkedon Yayınları.

Bourget, J. L. (2003). Social Implications in the Hollywood Genre. Barry Keith Grant (Ed.). The Genre Reader III içinde. Austin: University of Texas Press. (s.51-59).

Chatman, S. (2008) Öykü ve Söylem: Filmde ve Kurmacada Anlatı Yapısı, çev.Özgür Yaren Ankara:De Ki.

Fiske, J. (1990). Introduction to Communication Studies, Londra & New York: Routledge.

Karan, U. (2012) “Nefret İçerikli İfadeler, İfade Özgürlüğü Ve Uluslararası Hukuk”, Nefret Söylemi ve /veya Nefret Suçları içinde, der. Y. İnceoğlu, s.81-102. İstanbul: Ayrıntı Yay.

Lithgow, John ve diğerleri. (1995). American Cinema Series, Film Noir, Season 1, Episode 7, PBS.

Özarslan, Z. (2013) Sinemada Tür Kuramı, Ed. Zeynep Özarslan. Sinema Kuramları II – Beyazperdeyi Aydınlatan Kuramlar içinde. İstanbul: Su Yayınevi. (s.51-75)

Rentschler, E. (2003) “Almanya: Nazizm ve Sonrası”, Dünya Sinema Tarihi içinde, der. G. Nowell-Smith s.429-438. İstanbul: Kabalcı Y.

Ryan, M. & Kellner, D. (1997). Politik kamera, çev. Elif Özsayar, İstanbul: Ayrıntı Y.

Tasker, Y. (2010). Cinsiyet ve Irk Tahayyülü: Çağdaş Hollywood Aksiyon Sinemasında Kadınlar. Y. Gürhan Topçu (Ed.) Hollywood’a Yeniden Bakmak içinde. Ankara: DeKi Yay. (s.174-188).

Topçu, Y. G. (2010). Hollywood’dan Kriz Dönemi Kıyamet Öyküleri: Felaket Filmleri. Y. Gürhan Topçu (Ed.) Hollywood’a Yeniden Bakmak içinde. Ankara: DeKi Yay. (s.153-173).

Weber, Anne. (2009). Manual on Hate Speech, Council of Europe Publishing, Strasbourg. http://www.wiesenthal.com/site/apps/nlnet/content2.aspx?c=lsKWLbPJLnF&b=4441467&ct=9141065, (14.08.2012 tarihinde alınmıştır.)

Wood, R. (2003). Ideology, Genre, Auteur. Barry Keith Grant (Ed.). The Genre Reader III içinde. Austin: University of Texas Press. (s.60-74).

Wright, J. H. (2003). Genre Films and Status Quo. Barry Keith Grant (Ed.). The Genre Reader III içinde. Austin: University of Texas Press. (s.42-50).

Etiketler:


 

Yazara Mesaj Gönder
yorumlar [toplam 0 yorum] yorum yaz
henüz yorum yazılmamış.
 
     
Bu proje Friedrich Naumann Vakfı ve MYMEDIA/Niras tarafından desteklenmektedir. Sitede yer alan görüşler, destekçilerin görüşlerini yansıtmamaktadır.       destekleyen kurumlar
  powered by sinaps iletisim   Hrant Dink Vakfı © 2011. Tüm hakları saklıdır.