ana sayfa
proje hakkında
taranan gazeteler
nefret söylemi
forum
linkler
iletişim
english
         
nefret söylemi türleri
Abartma/ Yükleme / Çarpıtma itibarsızlaştırma nefret öznesi haline getirme damgalama tehdit unsuru olarak gösterme savaş çağrısı Aşağılama / Düşmanlık ötekileştirme dinler arası düşmanlık üretme olumsuz atıf anti-Semitizm olumsuz genelleme düşmanlaşlık tekileştirme
haber bildirmek istiyorum
Haftalik e-bültene üye olmak için
  makaleler  
 
Nefretin adı: Söylem
23.07.2012
Ulvi Yaman

Ulvi Yaman'ın 23.07.2012'de www.btnet.com.tr'de yayımlanan yazısı (http://www.btnet.com.tr/54197-nefretin-adi-soylem-konuk-yazar.html)



Sosyal medya, kullanıcısına sağladığı anonim olabilme fırsatı, karşısındakiyle yüz yüze gelmemenin konforu, duygusal tepkilerle düşünmeden anlık reaksiyonlar vermeye açık yapısı ve benzer konuda nefret sahibi birçok insana kolayca ulaşarak topluluk psikolojisiyle hareket edebilme ve destek görme olanağı gibi sebeplerden dolayı “Nefret Söylemi”nin en rahatça ortaya dökülebildiği ve bu anlamıyla gelişebileceği en uygun mecra olarak karşımıza çıkıyor.

Nefretin hedefi ise diğer mecralardan çok da farklı değil. Cinsiyet ayrımcılığından cinsel kimliklere, etnik kökenlerden yabancılara, siyasal görüşten inançlara, engellilere yönelik düşünce biçimlerinden futbol fanatizmine kadar birçok alanda benzerlik gösteriyor.

Nefret, öfke, korku, potansiyel tehlike, çoğu zaman tanınmayan, bilinmeyen ancak kendisine benzemediği, farklı olduğu için “diğer” olanlara yönelik ortaya çıkan bir ruh durumu. Davranış biçimi olarak çok eski olsa da, özellikle medyayla ilişkilendirilerek kavramlaştırılması 90’lı yıllarda Rwanda’daki Hutu’ların soykırım eylemleri sırasında sahip oldukları radyo kanalıyla direk kişileri hedef göstererek katledilmelerine ön ayak olmaları sonucu gerçekleşti. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 1997 yılındaki kararı da bu konudaki önemli dönüm noktalarından bir tanesi.

İnternette kısa bir araştırma yaptığınızda konuyla ilgili birçok farklı görüşe ve yaklaşıma ulaşmak mümkün. Ama asıl tartışılması gereken Nefret Söylemi ile İfade Özgürlüğü arasındaki ince çizgi. Kavramların geçişkenliği ve net olarak tanımlanamamış olmaları nedeniyle, kendi görüş, inanç ve ideolojilerimiz çerçevesinde ele alarak en küçük problemde otokontrol ve/veya toplumsal denetim yerine devlet odaklı yasaklama ve sansür zihniyetini meşrulaştıracak zemine yeşil ışık yakıyoruz.

Mutlu Binark ve Tuğrul Çamu, “Sosyal Medyanın Nefret Söylemi İçin Kullanılması İfade Özgürlüğe Değildir!” adlı yazılarında nefret söylemini şöyle tanımlıyorlar:

“Nefret söylemi bilindiği üzere, her türlü hoşgörüsüzlükten kaynaklanan ve önyargılardan beslenen nefreti yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı çıkaran ifade biçimleri için kullanmaktadır. Nefret söyleminin uluslararası düzeyde kabul görmüş tanımı 1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin nefret söylemiyle ilgili aldığı Tavsiye Kararı’nda yer almaktadır.

Bu kararda nefret söylemi şu şekilde tanımlanmaktadır: Irkçı nefret, yabancı düşmanlığı, anti-Semitizm ve hoşgörüsüzlüğe dayalı diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi.”


Nefret söyleminin nefret suçlarının oluşumundaki en önemli etken olduğunu aklımızın bir köşesinde tutalım. Çünkü tartışacağımız konu bu değil. Tartışılması gereken nefret söyleminin sınırları, nerede başladığı ve nerede bittiğiyle ilgili olmalı.

Doğal olarak bu tanımın doğru yapılamadığı noktada siyasi erk ve egemen ideoloji, kendi ideolojisi doğrultusunda doğru veya yanlış ayrımını yaparak, kendinden olmayanı, kendine karşı olanı, geniş bir hareket kabiliyetine sahip olduğu bu belirsiz alanda istediği gibi at oynatarak “yasak” çerçevesini genişletebilecek şansa sahip olabiliyor.

Elbette her ülkenin hukuk düzeni içerisinde bu ve bunun gibi “suç” teşkil edecek söylemler, eylemlilik biçiminin bir karşılığı var. Ve bu minvalde yargı konusu olabiliyor. Ancak olayın egemenin ideoloji çerçevesinde değerlendirildiğinin farkında olarak, kendimize bakmadan, kendi düşünce biçimimiz doğrultusunda bizden yana olanları “ifade özgürlüğü” olarak kabul ederek, bizim gibi düşünmeyenlerin her söylemlerini “nefret söylemi” olarak tanımlamak üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir nokta.

Yasa koyucu veya uygulayıcı devreye girdiğinde, tam olarak tanımlamamış olduğu bu kavramı gereğinden geniş tutarak sansürü ve yasaklamayı maalesef yalnızca nefret söylemi ve suçuyla sınırlı tutamıyor, “ifade özgürlüğünü” de içine alabiliyor.

Yasak ve sansür öyle bir şey ki, bir kez, herhangi bir kez, herhangi bir sebepten dolayı anlayış gösterdiğinizde, sizin üzerinizden, sizi kullanarak kanser gibi yayılabiliyor. Zaten subjektif algılara dayalı bir değerlendirme biçimi, yasayı yorumlayanlar tarafından da kendi bakış açıları doğrultusunda yorumlandığında ortaya anlaşılması güç örnekler koyabiliyor.

Örneğin tüm dünyada edebi niteliği tartışılmayan William S. Burroughs’un “Cut-up” üçlemesinden “Yumuşak Makine”, Türkiye’de “konu bütünlüğü taşımadığı”, “anlatım bütünlüğüne riayet edilmediği”, “mezkûr kitabın bu haliyle edebi eser niteliği taşımadığı, okuyucu haznesine ilave katkısının olmayacağı, kriminolojik açıdan da kitapta, insanın bayağı, adi, zayıf yönlerinin işlenmesinin okuyucu üzerinde suça izin verici tavırları geliştirmektedir.” gibi subjektif yorumlarla dava konusu olabiliyor.

Peki dünya görüşümüz bu yönde ve bu kitaplar yasaklanmasın derken, şu günlerde Almanya’da gündemi oluşturan Hitler’in “Kavgam” kitabının yasaklanması konusunda farklı bir tutum sergileyebilir miyiz?

Nefret söylemi doğal olarak yalnızca medyanın ve sosyal medyanın bir problemi değil. Medya, özellikle de sosyal medya kurduğu ağ sayesinde sadece bunun yayılmasını hızlandıran, etkisini güçlendiren bir araç. İstisnalar dışında asıl üreticisi değil. O yüzden sorunu ve çözümü medyaya veya sosyal medyaya yüklemek bizi bir yere götürmüyor.

Sorunun temelinde “Resmi ideoloji” ve onun dayattığı farklılıkları aynı potada eritmeye çalışan, “tek tipleştiren”, tahammülsüz bir kimlik dayatması yatıyor. Tarih anlatımından edebiyata, gelir dağılımındaki dengesizlikten hukuk sistemine, siyasetten sosyolojiye kadar birçok farklı alanda sebeplerinin aranması ve çözümlerinin bu platformlarda oluşturulması gereken bir sorun.

İçinde yaşadığımız kültürün eğitimden medyaya, aile yapısından arkadaş çevresine zaten bize dayattığı ve seçim yapmaya zorladığı iyi/kötü, güzel/çirkin, doğru/yanlış tercihlerine bağlı olarak, tartışmamıza izin vermediği bir ortak akıl baskısı var. Buna bağlı olarak istesek de istemesek de elimizde olmadan ayrımcı, ötekileştiren, zaman zaman nefret söylemi olarak tanımlanabilecek söylemleri biz de üretebiliyoruz. Günlük dil pratiğine yerleştiğinden dolayı çoğu zaman bunun farkında bile olmuyoruz.

Yine aynı şekilde planlı ve bilerek yapıldığı takdirde bile, içinde bir parça zeka pırıltısı, yaratıcılık, espri taşıdığında ve/veya aydınlar, gazeteciler, fikir yönlendiriciler tarafından düzenli olarak kullanılarak sıradanlaştığı, doğallaştığı içinde rahatsız olmuyoruz. İçerik kimi zaman sanatla kuşatıldığında veya sanatın bir parçası olduğunda kabulleniyoruz.

John Langshaw Austin’in, “konuşmak ya da yazmak yapmaktır” önermesinden hareketle, zaten her durumda bir alıcıya eylemlilik halinde bulunuyoruz. Konuşmak ve yazmak kendimiz için değil, bir başkası için olduğundan doğal olarak bir sorumluluk taşımaktayız. Toplumsal kimlik bağlamında konuşmak veya yazmak eylemliliği dil üzerinden bize bir sorumluluk veriyorsa, hasarlarından da sorumlu olmalıyız.

Ferdinand De Saussure dilin hem bireysel hem toplumsal bir yönü olduğundan hareketle ve bunların içiçeliğinden yola çıkarak bireysel yönünü ifade özgürlüğü, toplumsal yönünü ise nefret söylemiyle ilişkilendiriyor. Ancak bunların çoğu zaman birlikte olması ve algılanması ayrım yapmayı oldukça güçleştiriyor.

İfade özgürlüğünü iyilik, doğruluk temelinde şekillendirmeye kalkıştığımızda da aynı hataya düşüyoruz. Çünkü her kavram gibi, iyilik, doğruluk da kişiden kişiye, toplumdan topluma, ideolojilere göre değişkenlik gösteriyor. Hatta manipüle edilebiliyor. Ahlaki yargılar, tabular, vatan sevgisiyle çerçevelendiğinde herkes için alıcısı ve haklılığı olabilen, ancak başkalarına yönelik nefret söylemine dönüşebilecek potansiyel taşıyabiliyor.

Böyle bir kültürel ortamda gerek insan psikolojisini hiçe sayarak, gerekse toplumsal koşulları reddederek “nefret etmeyeceksin ve bunu dile getirmeyeceksin” demek ne kadar doğru ve çözüm odaklı olabilir ki? Tarih derslerinde “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diyeceksin, tüm diğer ülkeleri ve vatandaşlarını düşman belleteceksin, inanç ekseninde farklı dinden olanları “gavur” olarak tanımlayacaksın, siyasal söyleminde etnik kimlikleri yüzünden bir grubu yok sayacak ve bunu dayatacaksın, sonra da nefret söyleminde bulunma, yasak diyeceksin.

Yok öyle yağma.

Nefret etmek ve söylemek istiyorum!

Her insan gibi ben de gerek kişilerden, gerek kurumlardan, kavramlardan nefret edebilirim. Başkaları da benden veya benim inandıklarımdan nefret edebilir. Önce bunun doğallığını kabul etmek gerekiyor. Müslümanlar ateistlerden, Hristiyanlar Yahudilerden, Galatasaraylılar Fenerbahçelilerden, erkekler kadınlardan, birçok insan eşcinsellerden nefret edebilir. Yasak getirmek bu nefreti azaltmayacaktır, hatta bastırıldığı için farklı patolojik sonuçlar doğurması da kaçınılmaz.

Bir şeyden nefret ediyorsam bunu söylemek, dile getirmek istiyorum. Bu benim en doğal hakkım, ifade özgürlüğüm. Bu aynı zamanda beni ben yapan, beni tanımlayan bir olgu.

Aynı şekilde kimin ne düşündüğünü, nefretini, kinini de görmek, bilmek istiyorum. Tetikçilik yapmadığım veya linç kampanyası söylemine dönüştürmediğim sürece neden olmasın?

Peki ayrım nerede olmalı?

Öncelikle nefret söylemi üretimini bilinçli, bilinçsiz, kasıtlı, ayrımcı nefret yayma, şiddeti tahrik gibi birçok eksende ele almak ve ona göre değerlendirmek gerekiyor. Çünkü farkında olmadan bilinçsizce hepimiz gerek sosyal medyada gerekse günlük konuşma pratiğinde aynı söylemi ya sıfırdan üretiyor ya da tekrarlıyoruz.

Ayrımın yapılabileceği diğer bir nokta, kavram ve kişiyi farklılaştırabilmek. Her türlü din, ideoloji, millet, etnik köken, cinsiyet gibi soyut kavramlar eleştirilebilir, hatta nefret söylemi de geliştirilebilir. Ancak bu söylemden bireylerin veya kişilerin hedef gösterilmesi, kişiselleştirme, kişilerin zarar görmeleri veya nefret suçuna dönebilecek şekilde merkeze konmalarını ayırmak gerekiyor.

Hukuk da burada devreye giriyor, girmeli. Kavramlara getirilen eleştiriler, söylemler yasaklanamaz, yasaklanmamalı. Ancak isimler üzerinden kavramlar eleştirildiğinde ifade özgürlüğü, nefret söylemi kapsamında ele alınmalı. Kavramlar üzerinden yapılan her türlü söylemin cezası zaten tartışılmaya, konuşulmaya başladığında kamuoyu, dost çevresi tarafından bir yaptırıma dönüşecektir.

Çok kültürlülük yasaklarla oluşturulamaz, ancak serbestlikle oluşturulabilir. Her söylem, etkisi karşılığında farklı bir tepki ve söylemi bulacaktır zaten. O yüzden yasaklamadan ziyade, konuşulmasını, tartışılmasını sağlamak gerekiyor.

Bununla mücadele hukuksal zeminden ziyade kamusal zeminde bizler tarafından yapılmalı. Aksi takdirde yasaklar ve sansürler yalnızca ucuz kahramanlar yaratmaya yarayacaktır. Adorno’nun “Bir insana uygulanan şiddet, onun uyguladığı şiddeti unutmamıza neden olur” önermesinden hareketle hukuk ancak kişilere gelebilecek zararlar bağlamında, öncesinde veya sonrasında “şiddeti teşvik etme” anlamında devreye girmelidir.

Aksi takdirde soyutlamak, bu problemi çözmek yerine geliştirecektir. Hiç kimsenin aklının yerine baskı ve yasaklarla yeni bir akıl, düşünce biçimi koyabilmek mümkün değil. Normları dayatarak bir yere varmaya çalışmak, toplumsal koşulları, insan psikolojisini, sosyokültürel yapıyı reddetmek anlamına gelir ve sonuca ulaşmayacaktır.

Noam Chomsky, ifade özgürlüğünü tanımlarken teşvikin de ötesine geçerek sınırı “yönlendirme” noktasında koyuyor. Ayrıca kavramları yanlış yerde kullanmak ve tanımlamak, herkesin birbirini suçlamasına, kavramın içinin boşalmasına ve değerini yitirmesine neden oluyor. Bu belirsizlikte ifade özgürlüğüne gereksiz kısıtlamalar getirmesi de cabası. Nefret söylemiyle mücadele, yasa ve hukuktan önce devletin ideolojik aygıtlarıyla, eğitim müfredatlarıyla, STK’ların konuya göstereceği hassasiyetle, pozitif örnekler yaratmak ve bunları teşvik etmekle, dışlamakla, deşifre etmekle, sosyal medyada bizlerin göstereceği hassasiyetle gerçekleştirilmeli.

Ayrıca kullanıcı sözleşmelerinde nefret söylemiyle ilgili duyarlılıkları belli edecek maddelerin eklenmesi, yeni medya yöneticilerine farkındalık geliştirmeleri için verilecek eğitimler, nefret söylemiyle ilgili izleme ve raporlama mekanizmalarının geliştirilmesi, eleştirel yeni medya okuryazarlığı ile ilgili çalışmalar, nefret söylemi içeren içeriklerin hukuktan önce bizler tarafından “şikayet et” mekanizmaları ile kaldırılmasının sağlanması, nitelikli içeriklerin teşvikini ise diğer yöntemler arasında saymak mümkün.

Bir de kendimize soralım. Çok sevdiğimiz bir arkadaşımız, dostumuz, hatta sevgilimiz gerek tuttuğu takım için olsun, gerekse etnik bir kimlik için olsun nefret söylemi olarak tanımlanabilecek bir şey paylaştığında tavrımız ne oluyor? Destek vermiyorsak bile sessiz kalmıyor muyuz?

Ya da arkadaş listemizden çıkartıyor muyuz?

Karşı bir söylem geliştiriyor muyuz?

Her şeyden önemlisi dikkat ediyor muyuz? Yazılanlara, söylenenlere, yazdıklarımıza?

Nefret söylemi üretiyorlar derken, üretenler yalnızca onlar değiller. Görebiliyor muyuz?

Ağzımızdan çıkanı kulağımız duymadığı, klavyemizden çıkanı gözümüz görmediği için, sessiz kaldığımız veya kapılıp gittiğimiz, düşünmediğimiz, taraf olduğumuz, homofobik esprilere güldüğümüzde kendimizi erkek sandığımız, siyasi konularda başımız belaya girer korkusuyla inandığımızı söylemediğimiz için aslında nefret söylemini onlar değil biz oluşturuyoruz.

Adorno’nun “Minima Moralia” da söylediği gibi “Bir insan ancak başka insanlara öykünerek insan haline gelir.” Ya da tam tersi.

O yüzden kendimizden başka kimseyi suçlamaya gerek yok.

Etiketler:


 

Yazara Mesaj Gönder
yorumlar [toplam 0 yorum] yorum yaz
henüz yorum yazılmamış.
 
     
Bu proje Friedrich Naumann Vakfı ve MYMEDIA/Niras tarafından desteklenmektedir. Sitede yer alan görüşler, destekçilerin görüşlerini yansıtmamaktadır.       destekleyen kurumlar
  powered by sinaps iletisim   Hrant Dink Vakfı © 2011. Tüm hakları saklıdır.